En son konular
» "hizmet" ALLAH Için Olmalı
Ptsi Eyl. 27, 2010 4:38 am tarafından sofyan

» HATME DUASI
Ptsi Şub. 22, 2010 8:46 pm tarafından -DERGAH-

» Kulun yaratılışının nedeni aşktır
Perş. Tem. 23, 2009 11:25 pm tarafından -DERGAH-

» ...AŞK...
Perş. Tem. 23, 2009 11:13 pm tarafından -DERGAH-

» Kaside-i Nakşi
Çarş. Tem. 22, 2009 9:02 pm tarafından -DERGAH-

» S.İhsan Erol'un "Mahserin Halleri" sohbeti
Çarş. Tem. 22, 2009 9:01 pm tarafından -DERGAH-

» S.Ihsan Erol´dan GAFLET sohbeti
Çarş. Tem. 22, 2009 8:58 pm tarafından -DERGAH-

» Tasavvuf "Samimiyet" tir
Çarş. Tem. 22, 2009 8:53 pm tarafından -DERGAH-

» O, Benim de Evlâdımdır
Çarş. Tem. 22, 2009 8:49 pm tarafından -DERGAH-

» TÖVBE etmek ne demektir???
Çarş. Tem. 22, 2009 8:47 pm tarafından -DERGAH-

» bizim SEVGİMİZ
Çarş. Tem. 22, 2009 8:46 pm tarafından -DERGAH-

» AHLAKI Güzelleştirmek İçin ESMÂÜ’ L HÜSNA
Çarş. Tem. 22, 2009 8:39 pm tarafından -DERGAH-

» Yazık sana!..
Çarş. Tem. 22, 2009 8:27 pm tarafından -DERGAH-

» bu gün O'nun için bir şey yap!
Çarş. Tem. 22, 2009 8:24 pm tarafından -DERGAH-

» Kalben Allah’a YÖNEL ki O’nun LÜTUFLARI gelsin
Çarş. Tem. 22, 2009 8:21 pm tarafından -DERGAH-

» En Büyük Kalkan "ZİKRULLAH"
Çarş. Tem. 22, 2009 8:18 pm tarafından -DERGAH-

» 33 kalemde "HAMDOLSUN"
Çarş. Tem. 22, 2009 8:17 pm tarafından -DERGAH-

» Allah (cc)'a Kulluk ve Samimiyette Kararlı Olmak
Çarş. Tem. 22, 2009 8:15 pm tarafından -DERGAH-

» Kermese Davet!!!Essen´de
Paz Mayıs 17, 2009 10:04 pm tarafından tasavvuf

Istatistikler
Toplam 40 kayıtlı kullanıcımız var
Son kaydolan kullanıcımız: sivereklisofi

Kullanıcılarımız toplam 840 mesaj attılar bunda 375 konu
Kimler hatta?
Toplam 2 kullanıcı online :: 0 Kayıtlı, 0 Gizli ve 2 Misafir

Yok

[ Bütün listeye bak ]


Sitede bugüne kadar en çok 188 kişi Çarş. Ağus. 09, 2017 6:26 pm tarihinde online oldu.
Giriş yap

Şifremi unuttum

Arama
 
 

Sonuç :
 


Rechercher çıkıntı araştırma

:
AKTIVE-X-YÜKLE                               DJ-GIRISI                             NIK-AL

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî ve Süleymaniye

Aşağa gitmek

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî ve Süleymaniye

Mesaj  -DERGAH- Bir Paz Mayıs 10, 2009 2:27 am

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî ve Süleymaniye

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri o yıl hac ibadetini tamamladı. Memleketi Süleymaniye’ye döndü. Talebeleri ile derslerine yine başladı. Ancak gönül dünyasındaki aradığı huzuru hâlâ bulamamıştı. Süleymaniye’de geçirdiği bu yıllar, arayışın belki de sonuçlanan ilk basamakları olacaktı. Yol uzundu, ufuklar ötesi bir dünya vardı. Bu da tasavvuf ilminin konusuydu. Özündeki gani gönüllülük ve büyük gayret, yolunu aydınlatan bir kandilden de öteydi. Belki rahmânî bir nurdu veya ilâhî bir ikramdı.

O günlerde Süleymaniye’ye Mevlânâ Muhammed Derviş Azîmâbâdî adında bir mürşid-i kâmil geldi. Bu zat, Delhi’den geliyordu. Yıllarca tasavvuf terbiyesi görmüş ve sonunda mürşidinin izni ile irşada başlamış kâmil bir veliydi. İnsanları irşad etmek üzere Buhara’ya uğramış, Şah-ı Nakşibend hazretlerini ziyaret etmişti. Süleymaniye’ye gelene kadar, bütün Mâverâünnehir bölgesini ve Horasan’ı dolaşmış, pek çok insana tasavvufî şevk ve heyecan kazandırmıştı. Şimdi de bir süre Süleymaniye’de kalacaktı.

Mevlânâ Muhammed Derviş Azîmâbâdî hazretleri Süleymaniye’ye geldiğinde henüz genç denilecek biriyle karşılaştı. Bu delikanlının babası, Hz. Osman Efendimiz’in (r.a) torunlarındandı ve halk arasında Mîkâil Osmanî adıyla bilinirdi. Altı parmaklıydı. Annesinin nesebi ise Ehl-i beyt’e kadar uzanıyordu. Henüz yirmi yaşlarındaki bu genç, Süleymaniye’deki medresenin müderrisi ve dönemin Süleymaniye’deki Şâfiî mezhebi fıkıh âlimi sıfatıyla gelen misafiri karşılamıştı.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri misafire izzet ve ikramda bulundu. O zamanlar halk onu “Şeyh Hâlid” diye tanıyordu. Şeyh Hâlid, öteden beri içinde sakladığı niyetini, Süleymaniye’ye gelen mürşid-i kâmil Muhammed Derviş Azîmâbâdî hazretlerine açtı:

“İçimde bir eksiklik var, bir mürşid-i kâmil arıyorum. Ancak bugüne kadar gönlümü dolduracak kâmil bir zat bulamadım. Bana ne yapmamı tavsiye edersiniz?”

Mevlânâ Muhammed Derviş Azîmâbâdî hazretleri,
“Delhi’de bir Allah dostu var, zamanın gavsıdır, kutb-ı ekberdir, gavs-ı âzamdır. Dilersen seni onun dergâhına götüreyim. Bir defasında ben onun, ‘Bu topraklara Anadolu’dan bir âlim gelecek!’ dediğini işitmiştim. Ümit ederim ki, o kişi sen olursun” dedi.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri o anda içinde bir gönül huzuru hissetti. Mevlânâ Muhammed Derviş Azîmâbâdî hazretlerine sevgiyle sarıldı. Süleymaniye’de bulunduğu sırada ona çok hizmet etti. Bir müddet sonra da birlikte Delhi’ye doğru yola çıktılar.

Mevlânâ Muhammed Derviş Azîmâbâdî hazretleri, Allah’ın seçkin kullarındandı. Açık sözlüydü. Kimsenin kınamasından korkmaz, krallar, sultanlar ve komutanların huzurunda bile cesaretle konuşurdu. Nice beldeler dolaşmıştı. Pek çok insan ondan etkilenmiş ve tasavvufa yönelmişti. Nihayet Buhara yakınlarındaki yerleşim yeri Medine-i Hadra’nın (Keş, bugünkü adı Sebez) yöneticisi tarafından zehirlenerek şehid edilmiş, hayatını da bu yolda feda ederek şehid olmuştu.

Mânevî Etkileşim (Tasarrufat)

1224 (1809) yıllarıydı. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri 1224 (1809) yılında gönlündeki mürşidi bulmak üzere üzere Hindistan’a gidiyordu ve bu yolculuğa çıkarken şöyle diyordu:


“Maksudum vuslatımdır
Ona varana kadar bütün zorlukları seveceğim
Uzakta olsa aradığım,
Onları buluncaya kadar sabredeceğim.”

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri Süleymaniye’den ayrılınca Rey, Medine-i Hadra (Keş), Bistâm, Harakân, Nîşâbur, Tûs, Câm, Herat, Kandehar, Peşâver, Lahor üzerinden Delhi’ye yaklaştı. Delhi’nin o zamanki adı saltanat merkezi olan Cihanâbâd idi.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, yol boyunca pek çok âlimle tanışmış, âhirete irtihal etmiş kâmil velîleri ziyaret etmiş, onların merkadı başında şiirler dile getirmiş, kıyısı görülmeyen bir umman olarak coşup âdeta taşmıştı. Hatta Herat’ta bütün âlimler onu yolcu ederken şehrin bir mil kadar dışına çıkarak uğurlamışlardı. O arkasına bakmadan, sessizliğin sessizliğinde, aslan yüreğinin bile korkacağı ıssız dağlıkları aşarak Kandehar ve Kâbil’e gelmiş, şimdi de âlimler diyarı Peşâver’e ulaşmıştı.

Medrese âlimlerinin yıllardır uyguladığı bir geleneği vardı; gelen âlimleri soru yağmuruna tutarlardı. Peşâver’de de âlimler Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin katıldığı bir toplantı düzenlediler. Özellikle Şiî mezhebinin tesiri altında kalmış ve münazarayı çok seven âlimler tefsir, hadis, fıkıh, kelâm gibi temel İslâmî ilimlerde kendisine pek çok soru sordular. Şiî âlimler örneğin,
“Peygamberlerin günahsız oldukları hakkında ne düşünüyorsun?” diye sorunca, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri,

“Hepsi masumdur” dedi ve, “Allah seni affetti”173 meâlindeki âyeti okudu.
Şiîler Hz. Ebû Bekir Efendimiz’i (r.a) sevmezlerdi. Bu yüzden onun hakkındaki düşüncelerini sorduklarında Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri onları,
“Allah’ın razı olduğu bir zat hakkında sizler neden memnun olmuyorsunuz” diyerek susturdu.174

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri ardı arkası kesilmeyen sorulara bir bir cevap verdi. Peşâver’in seçkin âlimleri anladılar ki bu zat, İslâmî ilimleri önüne katmış, muhabbet ile sel olup taşmış, bilgisiyle sağanak olup taşmıştı. Ama kendisinde hiç büyüklenme belirtisi (kibir) yoktu, tevazu vardı, kalpleri kırmadı, sevgiyle örülü nice gönüller kurdu, Peşâverliler kendisine hürmet ettiler, izzet ve ikramda bulundular ve birkaç gün sonra da onu yolcu ettiler.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri kendisini irşad edecek mürşid-i kâmilin, Kâbe’deki zatın dediğine göre bu bölgede olduğuna inanmıştı. Her an onunla karşılaşması mümkündü. Kimdi ve neredeydi? Bu yüzden rastladığı âlimlere ve velîlere karşı tevazu ve edepten asla taviz vermiyordu. İlâhî irade ise onu her yerde koruyor, mânevî bir kuvvet sanki onu irşada doğru çekiyordu. Yaşadıkları ile bu duruma, hem zâhir hem de bâtında tanık oluyordu.
Lahor’a geldi. Burası Hindistan ile Pakistan’a sınırdı. Aynı zamanda bölgenin kültür ve sanat merkeziydi. Lahor’da Abdullah-ı Dihlevî hazretlerinin mürşidi Mirza Mazhar Cân-ı Cânân hazretlerinin halifelerinden Mevlânâ Şeyh Muammer Senâullah hazretleri vardı. O da Abdullah-ı Dihlevî hazretleri ile aynı şeyhin halifesiydi.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri bu zatın dergâhında birkaç gün kaldı. Orada geçirdiği günleri kendisi şöyle anlatıyor:

“O gece rüyamda Mevlânâ Şeyh Senâullah hazretlerini gördüm. Beni kendisine doğru çekiyordu. Ancak o tarafa doğru gitmek içimden gelmiyordu, direniyordum...

Ertesi gün, gördüğüm rüyamı kendisine anlatacaktım ki bana,
‘Delhi’ye gitmelisin. Orada kardeşimiz Abdullah’ın hizmetine gireceksin. Sana vaad edilen emanet onun yanında gerçekleşecektir’ dedi.

Onun sözlerinden şunu anladım: Her ne kadar beni Mevlânâ Şeyh Senâullah hazretleri yetiştirmek istemişse de, efendim Abdullah-ı Dihlevî hazretlerinin mânevî tasarrufatı daha üstün gelmişti. Allah’a hamdettim.”

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri Delhi’ye ulaştığında yüzlerce kilometrelik mesafeyi, onlarca şehri ve tam bir yılı geride bırakmıştı.

Mürşidine karşı sevgi ve aşk hali arttıkça artmıştı. Karşı konulamaz bir vaziyet almıştı. Artık Abdullah-ı Dihlevî hazretlerinin, “Anadolu’dan bir âlim gelecek” diye müridlerine müjdelediği, geleceğin mürşid-i kâmili Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin gönül dünyasındaki nur ziyadesiyle parlamıştı.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri artık mürşidinin öteden beri almakta olduğu rahmânî nefesini hissetmekten de öte yaşadığını yansıtıyor ve onun dergâhına varmaya kırk konak kala şöyle diyordu:

Ulaştırdı beni gayelerin yücesine
Maksadım ulaşmaktı, mürşidlerin mürşidine
Nurlandıran ufku, battıktan sonra
Gafletten kurtaran hidayet caddesine

O Şah-ı Gulâmu Ali’dir
O şanı büyük kişidir
O gönüller sultanıdır
O canlara can verir

Nasıl anlatayım onu
Edipler dile getirir misallerini
Odur koca deniz, ulu dağ, tepeler tepesi
Faziletler anlatır her nefesi

Yolların yıldızı, gecelerin takvâ güneşi
Feyizlere hazine, gizli hallere bulunmaz eşi
Hilmi dağlara benzer, yüce dağlar gibi
Nuru güneş, misali gökler gibi

Şeriatın göz bebeği, tasavvufun biriciği
İhsan makamının fazilet direği
Velîler kutbu, evtâdın örneği
Halkın gavsı, abdalin ise eşiği

İnsanların şeyhi, müslümanların gönül kıblesi
Büyüklere, darda kalanlara yetişir nefesi
O’na götürür, gizli yollardaki tecrübesi
Mevlâya davet eden halkın güvenilir sesi

Mahbubu âlemlerin rabbidir
Kim gitse izinde, onun rehberidir
Nefsine zebun olmuş nice kendini bilmezler
Huzurunda hevânın zincirlerini bir bir çözerler

Velîler yol bulmuştur yolundan
Binlerce hali vardır, verilmiş ilâhî yoldan
Şanını inkâr etse de bîçare insandan
Etkilenmiştir her biri, onun nurundan

Kemale erdirir noksan kulları
Ahvali tamamlar ırak yolları
Arşın yüce sahibi saklamış kubbesine
Ona bağışlamış izzet ve ikramları

Ey Mekke’deki! O’na dön! Tavafa dur!
Hicaz’ı bırak, işte sözüm budur
Hayfa’da gecelemeyi bırak
Mina’da er ameline koştur

Mukaddes vadiye yerleş
Makam taşın nasıl olur, Safa’ya eş
Çıkar içinden ayak bağlarını
Emeller kâbesini ve nefisler tavafını

Sa‘y olur mu, Hakk’ın rızâsı olmadan
Tavaf mıdır Kâbe’yi dönmeden
Şimşekler gibi çeken onun nefesi
Şam bahçeleri artık onun sesi

Medyen’e bakınca onu gördüm
Ateş ki, dil verdi canlar canına
Ailemi yurdumu içime gömdüm
Siz de kavuşun gönüller sultanına

Düşündüm; dostları bırakıp da kaçayım
Bineyim bir küheylana ötelere gideyim
Menziller vardı, tek durak diye bilindi
Vahalar vardı, pençelerine serap denildi

Unuttum kardeşi, verdiğim sözleri
Özü şevk oldu, ilâhî muhabbet sözleri
Kardeşlere kim selâm götürür?
Mazeretimi artık kim duyurur?

Arzularım vardı bakın, silindi içimden
Şimdi aklım ermez, gözlerim görmez
Vuslata onunla erdiğimden
Bu kalp, nasıl vuslat vergisini sevmez?

Ey rabbim!
Seni övemem ki ben!
Vallahi sonsuz ömürler bile
Hamd dışında hepsi nafile

Verseydin bana tüy biten her yerde
Binlerce dil ve binlerce söz
Hem nefis ve şeytan her derde
Azattır gönülden sana söz

Ey rabbim! Yine infak edeyim
Sonsuz hamdleri, gönülden istekleri
Bitmeyen huzurla sevineyim
Sana şükürler edeyim

İhsanlara karşılık veremem, güçsüzüm
Ayrıntılarda hep çaresizim
Nimetlerini sayamam, şükürsüzüm
Hangi şükür? İşte onda da dilsizim

Ey yaratılmışları yaratan!
Ne sıfatlar bulayım seni anlatan
Dilim güçsüz, fikrim dermansız
Susmaktan başka seni sıfatlandıran

Ey Allahım! Avlara hükmettiğin zaman
Mahkûm olsun haller, uzağın yakınlığına
Çöllere dayansın ayaklar, yürüdüğü zaman
Dağlar tırmansın, enginlik vadisinde insanoğluna

Ey Allahım! Merhamet eyle, koru âfetlerden
İçimize güven ver, kötülerin şerlerinden
Ey Allahım! Lâyık eyle sevdiklerinden
İçimizi güzelleştir velîlerin hallerinden

Yardım eyle, himmetine ermek için bizlere
Anlamak ve görmek için iyiliklere
Ömrümü artır, onun bereketleriyle
İnsanlar sevinsin onun gölgeleriyle

Umudum sensin, bana onun kabulüyle
Nasip eyle sâlih amelleri sevgiyle
Gönüller diyarımını kabul eyle
Onun sevgisiyle, birlikte seneleriyle

Bana ihsan eyle, onun hoşnutluğunu
Onun razâsı senin muradına muvafıktır
Emelim, sana olan kulluğumu
Onun sevgisiyle sana bağlamaktır

Hamdolsun âlemlerin rabbine
Varılmaz gücü vardır, aklı ermez işine
Salât olsun, seçilmiş Peygamber’ine
İnsanların en hayırlısı ashabına bir de âline

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri Abdullah-ı Dihlevî hazretlerinin dergâhında bir yıl kaldı. Hizmet ve zikir neyi gerektiriyorsa onu yaptı. Mürşidinin hizmetine koşan nice müridler vardı; ama o, Hâlid-i Bağdâdî hazretlerini küçük büyük her türlü hizmete koşturdu. Onun nefsine ait iddia, arzu ve istek ne varsa aldı götürdü. Geride tek şey kaldı; Hâlid-i Bağdâdî hazretleri...

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri bir yıl içinde eşine az rastlanır bir mürid oldu. Tasavvufî terbiyenin en girift mertebelerini aştı, nurlu müşahede âlemine ulaştı, velâyet makamlarına kavuştu. Allah’ın ona ikram ettiği ulvî mertebeleri mürşidi Abdullah-ı Dihlevî hazretleri müşahede edince, kendisine beş tarikatın irşad metodunu öğretti. Nakşibendî, Kâdirî, Kübreverdî, Sühreverdî ve Çiştî tarikatına göre mürşid-i kâmil oldu.

Tüm bunlara ilâve olarak zâhirî ilimlerde tanınmış olan Şeyh Veliyyullah Hanefî-i Nakşibendî hazretlerinden de Buhârî, Müslim, Ebû Davud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce olarak tanınan meşhur altı hadis kitabı Kütüb-i Sitte’yi rivayet icâzeti aldı.

İşte bütün bunlardan sonra Abdullah-ı Dihlevî hazretleri, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerini mürşid-i kâmil olarak tayin etti ve memleketine geriye dönmesini istedi.

Abdullah-ı Dihlevî hazretleri müridleriyle birlikte, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerini Delhi’nin 4 mil kadar dışına dualarla, bereketlerle, himmetlerle uğurladı.

ALTIN SİLSİLE - [SÂDÂT-I KİRÂM] / İbrahim TOZLU

_________________


Zâhidâ! Aç gözün, sahraya bak da ibret al!
Şu direksiz kubbe-i semâya bak da ibret al.
Görmek istersen, Cenâb-ı kibriyânın kudretin,
Her sabâh, seher vakti, dünyâya bak da, ibret al!
Pâdişâh olsan da derler, 'er kişi niyyetine'
Var, musallâda yatan mevtâya bak da ibret al!
Bir kefendir âkıbet, sermâye-i beğ ve fakîr,
Varlığa mağrur olan, mecnûn değil de, yâ nedir?
avatar
-DERGAH-

Mesaj Sayısı : 795
Kayıt tarihi : 30/10/08

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz